Psikoloji, günümüzde var olan bilimlerden kökü en geçmişe dayanan disiplinlerden biridir. Kökünü tıpkı diğer bilimler gibi felsefeden almaktadır. İnsanlar geçmişten itibaren kendi davranışlarından etkilenmiş ve bunları sorgulamıştır. Hatta bununla ilgili ortaya birçok teolojik ve felsefi görüşler koymuşlardır. MÖ 4. ve 5. yüzyıl filozofları olan Aristo, Platon ve diğer Yunan düşünürleri, bizlerin hala ilgilendiği alanlarda sorular sormuşlardır. Descartes’in cinselliği çocukluğunda keşfedişi, tutkuyu açıklama şekli gibi düşünümleri ve söylemleri, Freud’un kendi görüşlerini oluşturma süreçlerinde yer almıştır. Tüm bunlar psikolojinin geçmişi ve şimdisi arasında sürekli bir bağın olduğunun göstergesidir.
Psikoloji köklerini çok eskiden almasına rağmen bir bilim olarak geçmişi çok geriye dayanmamaktadır. Konuyla ilgili olarak Hermann Ebbinghaus ”psikoloji uzun bir geçmişe fakat kısa bir tarihe sahiptir” demiştir. Çünkü psikolojinin modern şeklinin kurulması, tarihinden çok daha yakın bir süreçte gerçekleşmiştir. Modern psikolojiyi felsefi kökenlerinden ayıran şey, sorular değil, cevaplarını bulmaya çalışırken kullandığı metot ve teknikler olmuştur.
Filozoflar bu problemlere yaklaşırken psikologların tutumlarından çok farklı bir yolla yaklaşmışlardır ve insan doğasını araştırırken kendi kişisel tecrübelerine, sezgilerine ve efsanelere bakıp tümevarım yaparak incelemişlerdir. Elbetteki bu düşünürler de insan doğasına ilişkin problemler hakkında fikir üretmişlerdir. Ancak bu fikirlerin modern psikoloji üzerindeki etkileri sınırlı düzeyde kalmıştır. Psikoloji biliminin hedefi, bilimsel bir dayanağı olmayan bu fikir yürütmeler yerine geçerliliği yüksek açıklamalar getirme amacıyla bilimsel yöntemlerden faydalanmaktır. Psikoloji bilimini şekillendiren sosyal ve tarihsel faktörleri görgül gelenek, psikometrik gelenek ve klinik gelenek olarak sınıflandırabiliriz.
Psikolojinin bilim şekline bürünmesi, Avrupa’da pozitivizm, empirisizm ve materyalizm düşüncelerinin hakim olduğu bir dönemde gerçekleşti. Fizyolog ve filozofların, zihinsel süreçler ve beden ilişkisine dair problemleri araştırma biçimi farklı olsa da nihai bir birlik içinde yeni psikolojinin oluşum sürecine katkıları oldu. Psikolojinin problemlerini çözümlerken bilimsel metotların kullanılmaya başlanması, bir bilim olarak psikolojinin oluşmasının habercileriydi. Ardından 1879 tarihinde, Almanya’nın Leipzig şehrinde, Wilhelm Wundt tarafından ilk psikoloji laboratuvarının kurulması Psikoloji biliminin başlangıcı olarak kabul edildi. Devam eden süreçlerde Wundt, deneysel raporların paylaşıldığı ”Philosophische Studien” (Felsefe Çalışmaları) adlı ilk psikoloji dergisini kurdu. 1887’de G. Stanley Hall, Amerika’da basılmış ilk psikoloji dergisi olan ”Amerikan Psikoloji Dergisi” (American Journal of Psychology)ni kurdu. 1888 yılında ise James Mckeen Cattell, Pennsylvania Üniversitesi’ne dünyadaki ilk psikoloji profesörü unvanına sahip kişi olarak atandı ve bu atanma psikolojinin felsefe ya da diğer alanlardan ayrı bir bilim olarak tanındığına dair ilk akademik onayın alınmasını sağlamış oldu.
Psikoloji bilimi Avrupa’da ortaya çıkmış olsa da asıl ilerleme Amerika’da gerçekleşmiştir. Günümüzde hala psikologların en önemli psikoloji organizasyonu olarak kabul ettikleri APA (Amerikan Psikoloji Derneği), 1892’de ilk bilimsel psikoloji organizasyonu olarak kuruldu. Titchener, Wundt’un yanında eğitim aldıktan sonra Amerika’ya göç etmiş ve laboratuvar kurarak onun çalışmalarını sürdürmüştür. İşlevsel bakış açısıyla burada birçok alana yayılmış ve güç kazanmıştır. Bu yayılma klinik psikoloji, adli psikoloji, eğitim psikolojisi, endüstri ve örgüt psikolojisi gibi farklı alt alanların kurulmasına öncülük etmiştir. İşlevsellikle gelişen psikoloji bilimi ilk olarak okuma zorluğu yaşayan çocuklarla, orduya asker seçiminde ve savaştan dönen askerlerin tekrar topluma uyumunun sağlanması adına kullanılmış, böylece üniversitelerde lisansüstü programlarının açılması için gereken desteği sağlamıştır.
Sonraki yıllarda süregelen işlevselcilik ekolünden ziyade Watson, psikolojinin artık ruh, zihin, bilinç gibi soyut ve ölçülemez kavramlarla ilgilenmeyi bırakıp sayısal verilere dökülerek ölçülebilir, gözlemlenebilir verilerle uğraşması gerektiği görüşünü ortaya atarak psikolojide ‘Davranışçılık’ zeitgestini başlatmıştır. Bu görüşün temeli olarak Pavlov’un ”klasik koşullanma” fikri gösterilebilir. Watson da davranış ve uyaran kavramlarının ilişkisini araştırmaya başlamıştır. İnsan davranışı zihin, düşünce gibi soyut kavramlardan uzaklaşarak araştırıldığından, hayvanlar üzerinde araştırma yapılarak bu araştırma sonuçlarını insana da genelleyip sonuca varılmasında bir problem görülmemiştir. Hepimizin bildiği bir çalışma olan Küçük Albert deneyi, Watson’un bu ilişkiye dair çalışmalarının bir örneğidir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan kaçarak Avrupa’dan Amerika’ya gelen araştırmacılar Gestalt Ekolü’nü tanıtmaya çalışmışlar ancak muvaffak olamamışlardır. Gestalt Ekolü burada başarıya ulaşamamış olmasına rağmen Bilişsel ve Hümanistik Psikoloji alanlarında etkili olmuştur. Bilişsel Ekol, büyük ilerlemeler yaşamasına rağmen Davranışçılığın çözüm bulamadığı problemlere bir çözüm aramaya ve uzun süredir, ölçülemediği gerekçesiyle, ele alınmayan zihinsel süreçleri incelemeye başlamıştır. Zihin kavramının tekrar ele alınmasıyla Davranışçılığın savunduğu insan davranışının basit uyaran-tepki ilişkisinden ibaret olduğu görüşü tartışılmaya başlanmış ve hayvan davranışlarının insana genellenmesinin geçerliliği sorgulanmıştır. Onlara göre asıl olan zihinsel süreçlerin incelenmesidir. Ancak bu ekolün insan zihnini bir bilgisayar gibi işlemesi ve insanın diğer yönlerini hesaba katmaması onu eleştirilere maruz bırakmıştır.
Bu birbirine bağlantılı ekollerin yanı sıra Avrupa’da tüm dünyayı sarsan bir başka ekol vardır. Bu ekol, Sigmund Freud öncülüğünde kurulan Psikanaliz’den başka bir şey değildir. Freud, insanların bazı davranışlarının altında farkında olmadığı ve aslında o davranışlarını yönlendiren bir bilinçdışının varlığından bahsetmiştir. Ekolünün tek sarsıcı noktası bu değildir. Örneğin bir diğeri erken çocukluk dönemi deneyimlerinin kişinin yetişkinlik hayatındaki davranışları belirlediği görüşüdür. Ayrıca bu döneme ait ‘kastrasyon korkusu’, ‘ödipus kompleksi’ gibi birçok kavram ortaya koymuştur. Daha sonraki dönemlerde Freud’un belirlediği Psikanaliz çerçevesinden yola çıkıp onda değişimler yaratarak yeni ekoller ortaya çıkmıştır. Bu ekoller çerçeve olarak farklılaşsalar da, Freud’un öğretileriyle bir noktada kesişmektedirler ve bu sebeple Psikanaliz başlığı altında incelenmektedirler. Freud’un görüşleri bilimsel olarak kanıtlanamaz nitelikte olmasıyla eleştiriye maruz kalsa da modern psikolojide hala geçerliliğini sürdüren bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır.
Günümüzde ise psikolojinin klinik, danışmanlık, okul, eğitim, kişilik, sosyal, gelişim, endüstri, deneysel, spor, adli, havacılık psikolojisi ve psiko-onkoloji gibi alt dalları vardır ve yeni alanlar da çıkmaya devam edecektir. Çünkü psikoloji insanın olduğu her yerde onu ve yaşamını etkileyen en önemli unsurdur. En çok bilinen alt dalı olarak klinik psikoloji, duygusal bozukluk yaşayan bireylere tanı koyan ve psikoterapi ile sıkıntılarının çözümlenmesine yardımcı olunan bir alandır. Bu alanda psikoterapi yöntemleri farklılaşmaktadır. En sık kullanılanlara ise Psikanaliz, Psikanalitik Psikoterapi, Psikodinamik Psikoterapi, Destekleyici Psikoterapi, Açıklayıcı Psikoterapi, Şema Terapi, Bilişsel-Davranışçı Terapi (BDT) ve Farkındalık Temelli Bilişsel Terapi gibi BDT’nin üçüncü kuşak yaklaşımları örnek verilebilir.
Bu örneklerin sayısı gün geçtikçe artacaktır çünkü insan davranışlarındaki problemler çeşitlenmeye devam edecektir. Psikoloji de giderek daha karmaşık gözüken insan özelliklerini mercek altına alarak bilimsel yöntemlerle araştırmayı sürdürecek ve insanın bütün yönlerini ele alarak onu anlamayı ve problemlerini gidermeyi sağlayacak yeni çözümler bulma yolunda bilimin gelişimine katkılar sağlayacaktır. Çünkü insan psikolojisi, hakkında kesin konuşulması en zor ve keşfedilecek sayısız alanı olan konulardan biridir. Ancak bu zorluk psikoloji biliminin gelişmesini sağlayan en önemli etken olmuştur ve olmaya da devam edecektir.
KAYNAKÇA
Schultz, D. P. ve Schultz, S. E. (1969). Modern Psikoloji Tarihi (8. Baskı). İstanbul: Kaknüs
Ertürk, E. M. (2017). Bilimsel Psikolojinin Tarihsel Süreci Üzerine. Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 14, s. 161-180
Uzun, A. (2013). Psikolojinin Tarihsel Gelişimi [Prezi Slaytı]. Erişim adresi https://prezi.com/8edhpwtt8rst/psikolojinin-tarihsel-gelisimi/
“Psikolojinin Konusu ve Tarihsel Süreci”. İstanbul Üniversitesi’nin çevrimiçi notları. Erişim adresi https://cdn-acikogretim.istanbul.edu.tr/auzefcontent/21_22_Guz/psikoloji/1/index.html#konu-4