“Evet, ben sadece kendime karşı bu kadar katıyım!!!“
En ilkel zamanlara dayanan ceza hukuku sisteminin kalıntılarından, modern devlet anlayışı veya bürokratik düzen gelişimi ile bahsetmek pek mümkün görünmüyor. Ta ki her birimizin düşünceleri kendi bağımsızlığını ilan edip bize karşı savaş açmaya kalkışana kadar. Bazen hala ne kadar ilkelce davrandığımızı maalesef ki fark edemiyoruz. Şimdilerde bile işlenen bir suçun cezası belki en son aşamada bireylerin hayatlarına son vermek olarak karşımıza çıkıyor. Tarihte peki hep böyle miydi, her zaman bu kadar iyimser mi yaklaştık insanlara, toplumumuz ne zaman bireyleri topluma geri kazandırmanın pratikleri üzerine odaklanmaya başladı. Doğruyu söylemek gerekirse daha yapıcı olmanın kendisini ileriye taşıyacağını fark edince bu tutumun değiştiğini söyleyebiliriz. Peki toplumlar bile bu farkındalığı benimseyebilmişken bizlerin derdi kiminle.
Öylesine bir baskı örüntüsü , tüm olasılıkların korkunç kombinasyonları ki yaratılan bu sahte gerçekliğe ustaca kaynaklık eden düşüncelerimiz ve duygularımız. Ve belki de kayda geçen çoğu mahkemenin sonuçlarından daha vurucu sonuçlarımız. Eminim ki bizim dışımızda şahit olan her kimse, bu yargıcın eline ne olursa olsun düşmek istemezdi. Özellikle de inançlı kimseler, farkındalar mı acaba tanrı ile kendilerini nasıl da yarıştırdıklarının, ben şahsen değildim.
Neden bu kadar inatçı ve zalim. Cezaları neye dayanıyor, neden sorgulanamıyor. Belki de görünmez olduğundandır. Aslında bu yargıç öyle ilginç ki karar aşamasını da ceza aşamasını da kimseyle paylaşmıyor. Sadece uygulamaya geçirince en son haliyle kendinin ve kimselerin haberi oluyor. Bu mesleğine şiddetle bağlı olan yargıcı hatta milyonlarca yargıcı uzaklarda aramaya gerek yok. Hepimiz aynanın karşısına geçip bir dakika boyunca kendimizi eleştirmeye kalkarsak o zehirli ve şiddetle büyüyen, bizden asla kopamayan yargıcı görebiliriz.
En başından anlattığım bu eşsiz ve bir o kadar da yaygın varlık hepimizin zihnine, düşüncelerine zaman zaman hükmetmeyi ve kendince en doğru muhakemenin sınırlarını zorlamayı başarıyor. Gerçi biz başarıyoruz desek belki de yanılmayız. İnsanlar böyle düşünür, Nasıl da garip görünüyorsun, sen bu musun, yeterince iyi misin, gerçekten deli misin, sen insan mısın, sevgiyi mi nefreti mi hakkediyorsun, fazla basitsin, gerçekten sana bakacağını mı düşündün, bunu başaracağını mı düşündün, daha fazlasını yapmalısın, daha fazla benim dediğim ol, daha fazla yok ol, daha fazla seni senden koparmama hizmet et, daha fazla yaşarken öl.
Tüm bu düşünceler hepsi, başkasına kalmadan kendi elimizle bizleri boğuyor. Başkalarının düşüncelerini önemserken ortada olmayan söylemleri yaratıp onların kurbanı oluyoruz. Elbette kendimizi doğrudan başkalarının eleştirisine, her türlü ağızdan çıkanın merhametine bırakalım demiyorum. Ama neden sadece bu işkenceyi bile bile çekmeye devam edelim. Zaten yeterince yorgun ve düşünceli haldeyken, yeterince elimizden geleni yapmaya çalışıyorken bir de neden gücümüzü kendimizi bitirmek için kullanalım.
Başkaları tamam ama günün sonunda;
Aynadaki sen, yargılayan sen, öfkelenen sen, düşüncede yaşayan sen, düşüncede kedini bitirip tekrar oyuna devam etmeye çalışan sen ne zaman fark etmeli? Ona bakan da yargılayan da sadece düşünceleri. Etten kemikten olmayan, gözle görülmeyen, doğrudan duyulmayan ama belki de en yorucu gürültüye, en korkunç görüntüye sahip olabilecek düşünceler. İşin sonunda olsa olsa kendinden uzaklaşır insan. Mesafeler tek bir noktadan da doğar ve biz tek iken kendimizi parçalamaya ve yavaş yavaş kendimizden uzaklaşmaya başlarız.
Foucault’nun Sorunsallık Teorisi Ve Aydınlanmanın Anahtarı
Düşüncelerimize hükmetmek, onu kendi lehimize kullanmak kulağa çok basit bir formül gibi gelebilir. İddiam hiçbir zaman benliklerimizin kolayca aşılabileceği olmadı. Ben sadece bireyken özne olma yolunda kendimizi bu kadar heba etmenin sorunsallığına değinmek istiyorum. Sanmayın ki kafamın içi görece bir meleğe ait olabilecek iyimserlikler ve mütevazilikler ile dolu. Ama en azından zaman zaman ortaya çıkan bu varlığın üstüne bir bilinç olduğumu biliyorum. Farkındalık işi bambaşka bir noktaya taşımaktadır. Sorgulayan algımız bizim tarafımıza geçmeli, çünkü öbür türlü hep kendimizden şüphe duymaya devam etmeye çok müsait durumda olacağız. Yine de bazı düşüncelerimizin gerçeklikten oldukça kopuk olduğunun ama olmadığı halde bile bizi ne kadar derinden etkilediğinin farkına vararak bilinçsiz bir bireyden özne konumuna ulaşabiliriz.
Nitekim bu düşünce yıllar önce Frankfurt okulunun öğretileriyle ortaya atılmıştı. İlk olarak Kant tarafından ortaya atılan aydınlanma nedir sorusu, aslında Foucault’un geliştirmesiyle sınır-tutum adını almıştır. Peki nedir bu sınır-tutum ve konumuz ile ne ilişkisi var? Birey konumundan özne konumuna yükselebilmemiz için öznellik sorunsallığını ortaya atmamız gerekmektedir. Bu sorunsallık; içerisinde bilgi alanını, iktidar alanını ve etik alanını barındıran birden fazla alan analizine dayanmaktadır. Bizler kendi kimliklerimizi ortaya koyarken sandığımızdan daha fazla başka etkenlerin altında kaldığımızın farkında değilizdir. Bu noktada eğer sorunsallık ortaya koyma girişiminde bulunursak, yaptığımız analizler bizlerin kendi sınırlarımızı aşmamızı sağlayacak, farkındalıklar yaratacaktır. Bilgi ve hakikatler alanı ile, edindiğimiz bilgiye dayanan kavramları ve hakikatleri sorgularız, daha sonra genelde bu hakikat oyunu olarak tanımlanan sorunsallık arayışında merkezi konumda olan iktidar alanına geçeriz. Bu noktada da aslında toplumsal norm ve kabullerin analizini, bizlerin kendiliğini oluşturmada nasıl rol kazandıklarını ortaya koyarız. Son aşamada ise kendimizi kurma, eleştirme, kabul etme, reddetme gibi pratiklerimizi, kendimizle olan ilişkimizi sorgularız. Dolayısıyla en sonunda kendimizin tarihsel ontolojisini ortaya koyarak hakkımızda edindiğimiz veya kendimizin düşündüğü tüm söylemlerin kaynaklarına ulaşıp büyük bir aydınlanma yaşarız. Bu aydınlanmanın yaşandığı noktada ise artık eski biz olmuyoruzdur çünkü önceden eylemlerimize karşı farkında olmayan ve eksik referanslar ile onu ortaya koyan bir bireydik, şimdi ise sorunsallığın tüm boyutlarını analiz ederek farkındalığa ulaşan ve eylemlerinden tek sorumlunun kendi ve kendi düşünceleri olmadığının farkına varan bir özneyiz. Bu noktada ilişki kurmak istediğim benzerliği içimizde yatan muhakemeye de uyarlayabiliriz. Kendi dünyamızda da kendi sorunsallığımızı yaratıp, içimizdeki bilgi, iktidar ve etik alanlarının sınırlarını aşmaya çalışabiliriz ( 2014, s. 11-17).
Kendimize dair eleştirdiğimiz tüm yanlarımız ve bunların doğru olduğunu düşündüğümüz sahte gerçekliklerin hepsi bilgi ve hakikat alanı olarak gözlemlenebilir. Öte yandan bizi acımasızca eleştiren ve yargılayan bir iktidar alanına da sahibiz ve bu iktidar alanı çoğunlukla Faucault’un merkezi olarak konumlandırdığı gibi bizde de merkezi bir noktaya işaret edebilir. Bunun yanı sıra tüm bu muhakeme sonucunda kendimiz ile olan ilişkimiz, bu tartışmadan nasıl ayrıldığımız ve kendimize karşı nasıl tutum sergilediğimiz de üçüncü alana ve analize karşılık gelecektir. Yanlış anlaşılma olmaması için bu benzetmenin benden çıktığını söylemekte fayda var. Nitekim örnek olarak seçtiğim düşünme tarzı ortaya koyduğum sorunsallık ile daha iyi anlaşılabilir. Demek istediğim bu yöntemi sadece dış dünya ile kendi dünyamız arasında değil, direkt olarak kendi yarattığımız dünyanın dinamiklerinde de kullanabiliriz. Foucault’ya göre bizler her bir deneyimimiz ile kendiliğimizden birer parça ortaya koyarız. Ve onun tavsiyesi işin sonunda eleştirilerimizin hepsinin; söylediklerimizin, yaptıklarımızın ve düşündüklerimizin üzerine olması gerektiğidir. Ben de bu noktada Foucault’dan yararlanarak kendi mücadelemiz ve düşünce savaşımızda sorunsallığımızı ortaya koymanın nasıl önemli olduğunu hatırlatmak ve farkındalığın iç dünyamızın yaratmış olduğu en acımasız mahkemede nasıl rol alabileceğini anlatmak istedim (2014, s. 14-17).

Sonuç Yerine
“Dışardan çok ilginç görünüyorum, kesin benim hakkımda çok kötü şeyler düşündü, offf keşke bu kadar yakışıklı olabilseydim, acaba çok saçma bir soru mu sordum, evet evet benim kadar kimse aptal olamaz” ve daha nice birbirinden demotive edici düşünce. Bu sahte gerçekliklerimizi bize inandıran etmenler ne, neden böyle düşünüyoruz, bu bizden kaynaklı bir düşünce mi yoksa dışsal kaynaklı bir problem mi, eğer öyleyse bu durumdan nasıl etkileniyoruz, kendimizi nasıl konumlandırıyoruz, hala kendimizi başarısız ve tasvir ettiğimiz şekilde mi nitelendiriyoruz? Tüm bu basit soruları kendimize yönlendirerek, sorunsallık yaratıp söylemlerin kaynaklarına inebiliriz ve aslında kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülüklerden biri olan öz yargılama, öz sabotaj, öz-şiddet ve içsel zorbalık gibi problemlerin önüne geçebilmek adına kendimiz ile ilişkimizi sağlıklı bir şekilde yönlendirebiliriz.
Eminim her birimiz bu sürecin içerisinden bir kere de olsa geçmişizdir. En başta kendim olmak üzere bizlerin düşünceden öte olduğunu öğrenmemiz gerektiğini vurgulamaktayım. Düşüncelerimiz o kadar tehlikeli, o kadar yönlendirici ki onları iyi tanımalı ve onu kendi haline bırakmamalıyız. Edinmemiz gereken görevin ilk adımı olarak anlattığım formuyla; farkındalık kazanmamız gerektiğinin bilincini yaşamamız, güzel bir başlangıç olacaktır.
Ve hatırlatırım ki ilk adımlar; her zaman atılmaya korkulan ama yine de düşüncelerin her gece bize ısrarla okuduğu, hakikate sandığımızdan daha uzak olan korku masallarından farksız değillerdir.
Not: Görsel, yazar tarafından oluşturulmuştur.
Kaynakça
Foucault, M. (2014). Özne ve İktidar (4. bs.). Ayrıntı Yayınları.